Müslümanlar ve Selefîlik

Selef ve selefî olmak nedir, gibi soruların cevablarını arayacağımız bu bahsimizde, “Selefîlik” adıyla meşhur olmuş akımın reklamını yapma gayreti içinde olmayacağız.Bunu yapmamız zaten mümkün değildir.Çünkü onlar hakkında etraflı bir bilgiye sahib değiliz.Eğer hakkında bilgiye sahib olmadığımız bir konu ile karşı karşıya isek, o konuda sükût etmeyi ve hüsn-ü zannda bulunmayı daha uygun buluruz.Bizim ele alacağımız selefîlik, Tevhîd‘i bizden önce yaşayıp bize yön gösterenleri anlamaya çalışmak biçiminde olacaktır.


Selefîlik nedir ya da selefî olmak nasıl gerçekleşir gibi suallere cevab olsun için, kısa ve öz bir şekilde şunu söyleyebiliriz: “Selefî olmak, her ne kadar bizden önce yaşamışlarsa da, bize Allâh’ın yolunu gösterenlerin yolundan gitmektir.” Bu tanımın içine giren kişiler, başta Tevhîd’in kendilerinden neş’et ettiği peygamberler olmak üzere -ki hepsine salât ve selâm olsun- onların peşinden giden ve onlara vâris olan kişilerdir.“Bizler, son peygamber olan Muhammed’in (s.a.s.) şeriatına uyar ve bu şeriatı bize kadar ulaştıran sahabe ve onlara uyanların yolundan başka bir yol bilmeyiz.” İşte bir insan bu düşüncede ise, gerçek mânâda selefî olduğunu iddia edebilir.


Selefî olmak, esasen bizden önce yaşamış sâlih kimselerin yolundan gitmektir.Onun için, “selef-i sâlihîn” kavramının kullanımı, Müslümanlar arasında oldukça yaygındır.Bu, bizden önce yaşayıp Peygamberin (s.a.s) sünnetine ittiba etmiş kimseler için kullanılan bir tabirdir.Yani, sâlih olan seleften olabilmek için; îmân etmek ve bu îmâna uygun davranışlarda bulunmak gerekmektedir.Bunun için, böyle kişilerin, hem âlim hem de ilmi ile âmil olmaları aynı zamanda da ârif zâtlar olmaları gerekmektedir.Bu özellikleri üzerinde barındıran kimseler selef-i sâlihînden olanlardır ve Müslümanların onların bildirdiklerine uyması bir dînî/îmânî bir görevdir.


Şu ânda, Müslümanların çoğu kendilerinden önce yaşamış selef-i salihîn adını verdiğimiz kimselerin, Peygamberden (s.a.s) alarak bize miras bıraktıkları yolu takib edebilme imkanına sahibtirler.Bu toplulukların başında, Ehl-i Sünnet cemaati gelmektedir.Fakat, kendini Ehl-i Sünnet olarak isimlendiren Müslümanların bazıları sâlih olan selefin yolundan gidiyor değildir.Aynı şekilde, Şia içinde de sâlih olan selefin yolundan gidenler olduğu gibi, aşırıya kaçan kimseler de vardır.


İşin aslına bakacak olursak, selefî olmak, Tevhîd’i yaşayan kimselerin hayatlarını öğrenmek ve onların yaşadıkları gibi bir hayat yaşayabilme gayretini göstermektir.Fakat, ataların yolunu izlemek ile Tevhîd erlerinin yolunu izlemek arasından farkı da gözden kaçırmamak ve altını çizerek vurgulamak gerekmektedir.Ataların yolunu izleyen “ataistler” sorgusuz-sualsiz, atalarını üzerlerinde bulduklarına uyarlarken; selef-i sâlihînin yolunu izleyen mü’minler, tahkîk ehli olup doğru ve yanlışı Allâh’ın kendilerine verdiği basiret ve firaset sayesinde ayırt edebilmektedirler.Yani selef-i sâlihîni izlemek isteyen birisi, selefi nasıl buldu ise onlara o şekilde uyacak değildir.Onların yaptıklarını sorgular, Kur’ân ve sünnet-i Rasûlullâh (s.a.s) süzgecinden geçirir ve daha sonra uygun olanları amele dönüştürüp, uygun olmayanlara ise uymaz.


Bu konuda önemli bir nokta vardır ki o da, kendini her selefî sayan kimseye ithamlarda bulunarak o kimseyi sapık ilan etmemektir.Çünkü, Müslümanlardan selef-i sâlihînin yolundan gitmeyen kim var ise, hepsi sapıklığa dûçâr olmuş ve yanlarına da nice masumları çekerek onlarla birlikte helak olmuşlardır.Böyle bir durumda, kendisinin selefî olduğunu söyleyen değil, selefî olmadığını söyleyen bir kimse sapıklığa yol açıyor demektir.Şu ayrımı da iyi yapmak gerekir ki, selefî olabilmek slogan ile değil îmân ve amel etmekle mümkündür.Kim îmân edip, îmânı ile uyumlu işler yaparlarsa, işte onlar selefin yolundan gidenlerin tâ kendileridir.


Ve’l Hamdu Lillâh.


Yorum Yaz