İslâm’da, Îmân ve Amel İlişkisi

“…Bugün kâfirler, dîninize karşı ümîdsizliğe düşmüşlerdir.Onlardan korkmayın, Benden (Allâh’tan) korkun.Bugün dîninizi kemâle erdirdim (mükemmel kıldım), size nîmetimi tamamladım.Size dîn olarak İslâm’ı beğendim…” (Mâide, 5/3)


“Doğrusu Allâh katında dîn, İslâm’dır…” (Âl-i İmrân, 3/19)


Hiç şüphe yok ki, dînimizin ismi/adı İslâm’dır.Bu isim Allâh tarafından verilmiş bu sebeble, Rasûl (s.a.s) ve O’nu takib edenler tarafından da İslâm olarak anılmıştır.Bu dîni isimlendirmede kullanılan diğer bütün kelimeler, ancak İslâm ismine bağlanırsa yerli yerince kullanılmış demektir.Aksi hâlde, yukarıdaki iki âyete ters bir durum ortaya çıkmış olur.


İslâm’ın en çok bilinen kelime anlamları, barış ve teslîmiyettir.(Kelimenin kökeniyle birlikte düşünüldüğünde daha farklı anlamları da vardır.Bizi şu ânda ilgilendiren kısmı teslîmiyettir.)İslâm, Allâh’a tam mânâsıyla teslîm olmaktır; teslîm olmak ise, hem Allâh’ın istediği gibi îmân etmek hem de O’nun istediği gibi yaşamakla (amel) mümkündür.Eğer bunlardan birisi olmazsa, teslîmiyet eksik olacağından, kişinin İslâm dînini kabul etmiş olması da düşünülemez.Çünkü îmân İslâmiyet’in içsel görüntüsü, içselleştirilmiş hâli olduğu gibi; amel de İslâmiyet’in dışardaki yansımasıdır.Yani kişinin İslâm dairesinde olması için, tam bir îmâna ve fiili yön olan amele sahib olması gerekir.


Efendimiz (s.a.s), İslâm’ın son şeriatını tebliğ etmeye başladığında, insanlara “Lâ ilâhe illallâh deyin ve kurtulun” diyordu.Fakat çokları O’nun (s.a.s) bu çağrısına sırt çevirdi, hattâ bazıları sırt çevirmekle kalmayıp, tabir-i caiz ise, O’nun (s.a.s) anasından emdiği sütü burnundan getirdi.O’na (s.a.s) bu zulmü revâ görenler biliyorlardı ki, “Lâ ilâhe illallâh” demek, Allâh’a Kendi istediği gibi îmân etmek ve bu çağrıyı yapan Rasûl’e (s.a.s) uyarak O’nun (s.a.s) hayat tarzını benimsemek demekti.Allâh’a; kendi heva ve hevesinin, dünyevî menfaatlerinin gerektirdiği gibi (O’na ortaklar koşarak) inananlar, bu kısa cümleyi söyleyip kurtulmaktansa, zorlu bir yola girerek Efendimize (s.a.s) düşman olmayı seçmişlerdi.Çünkü, Allâh’a Kendi istediği gibi îmân ettiklerinde, O’nun düzenine tâbi olarak her istediklerini (zulüm, sefahet vb.) yapamayacaklardı.Fakat bunun yanında, bir de Efendimizin (s.a.s) çağrısına, her ne olursa olsun, koşarak icâbet edenler vardı.Onlar, her türlü zulmü ve aşağılanmayı göze alarak; izzetlerini, onur ve şereflerini korumak isteyenlerdi.Çünkü Allâh Rasûlü’nün (s.a.s) onları çağırdığı kelime; onurlu, şerefli bir hayat va’d ediyordu.Üstelik bu, sadece dünya için geçerli değildi.Ahirette de Cennet va’di vardı ve bu va’di, sözünden dönmesi aslâ mümkün olmayan Allâh, sözünde hiçbir yalan olmayan Rasûlü (s.a.s) ile insanlara duyuruyordu.


Bu çağrıya kulak veren hakikat aşığı yiğitler, İslâm’ı tam anlamıyla benimsemişlerdi.Allâh’a tam da O’nun istediği gibi îmân ediyorlar, bunu da amelleri ile -her türlü zorluğa ve baskıya rağmen- çekinmeden gösteriyorlardı.Onların İslâm algısı, îmân etmek ve bunun gereği olarak da onu amel ile de göstermekti.Onlar da bunu gözleri kapalı bir şekilde, Allâh’a dayanarak O’na tevekkül ederek yaptılar.İşte ilk Müslümanlara, onların önderi olan Rasûlullâh (s.a.s), böyle bir dîn tebliğ etmişti.


Daha sonraları, Efendimiz (s.a.s) vefât edip O’nun pâk ashâbından çok az kişi kalınca, Müslümanlar arasında bazı kırılmalar yaşandı.Bu kırılmalar, zamanla tartışmalara dönüştü.Bu tartışmaların konusu, İslâm dînini konuşmak belki de insanların dînlerini nasıl daha iyi bir şekilde yaşayacaklarına bir yol bulmak içindi.Fakat böyle bir iyi niyet bile, çok feci sonuçlar doğurabiliyor ki bizler şimdi bu sonuçları bizzat yaşıyoruz.Bu tartışmalarda, îmân ile amelin ayrı mı yoksa birleşik mi olduğu, İslâm ile îmân arasında bir farkın olup olmadığı gibi meseleler vardı. Kur’ân ve hadîsler birer anlama problemine kurban giderek, İslâm ve îmân şartlara ayrılıyor ve bir liste yapılıyordu.Daha sonra da bu listeler ezberletilip sayılarak, insanların îmânı ve İslâm’ı ölçülüyordu.


Meşrebler ve mektebler, birer mezhebe dönüşüyor hattâ akîdede bile mezhebler ortaya çıkıyordu.Meşreb ve mekteblerin bir yola dönüşmesi anlaşılabilir bir şey olsa da, akîde gibi tek ve ihtilafsız olması gereken bir konu nasıl oldu da mezhebe dönüştü bunun cevabını vermek zor olsa gerek.Elbette mezheblerin olmaması gerektiğini ima ediyor ya da söylüyor değiliz, “mezhebli” olmak şimdiki Müslüman için de gereklidir.Çünkü insanlar farklı mizâclarda yaratılmışlardır ve farklı yollarda gitmek zorundadırlar.Bununla birlikte “mezhebçi” olmak kendinden olmayanı sapık ilan etmek, tekfir etmek bir Müslümanın yapacağı işlerden değildir.Bu hastalıkların sebebi, kişinin kendisini “Müslüman” olarak adlandırmamasıdır.Allâh, nasıl dîninin adını İslâm koydu ise, bu dînin mensublarına da şu âyetle Müslüman ismini vermişti:


“…Daha önce(ki vahiylerde) ve Kur’ân’da, Peygamberin size şâhid olması, sizin de insanlara şâhid olmanız için, size Müslüman adını veren O’dur…” (Hacc, 22/78)


İşte bu âyet gereğince, kendini “Müslüman” olarak değil de mezhebi ile, cemaati ile, tarikatı ile ve sair adlandıranlar, hep tefrikaya neden olmuşlardır ve bundan sonra da olacaklardır, tâ ki kendilerini “Müslümanlar” olarak adlandırıncaya kadar.


İnsanların İslâm dînini tekrar hayatlarına aktarmaları için, onu asıl kaynağından, yani Kur’ân’dan öğrenmelidirler.Kur’ân’dan öğrenilmeyen her bilgi, yanlış olmaya aday bir bilgidir.Elbette Kur’ân’ı anlamak için Rasûlullâh’ın (s.a.s) Kur’ân’ı nasıl anladığını ve hayata nasıl aktardığını çok iyi bilmek gerekir.Bunun için, en güvenilir yol bir rahlenin başına geçip ilmi size düşünme ve düşüncelerinizi açıklama imkanı sunan, yani sizi kardeşi olarak gören bir muallim ile mümkündür.Tabîdir ki kendi istidadı olup da okuyarak ve araştırarak öğrenebilecek kardeşlerimiz de çıkacaktır ama onların sayısı ümmetin içinde çok azdır.İslâm dîninin îmân ve amel boyutunu bir arada yaşayan bir muallime rast gelirseniz, tutun onun eteklerinden ve bir daha asla bırakmayın.Eğer bir gün aldığınız dersler ve bunu hayata aktarmanız sonucu, Allâh size bir firâset ve basîret nasîb ederse, işte o zaman siz çokça hayır verilenler arasına katılmış olacaksınız.O vakit, İslâm’ın îmânî ve amelî boyutunu çok daha iyi kavrayacaksınız inşaallâh.


Ve’l Hamdu Lillâh.


Yorum Yaz