İslâm Dîninin Vatan Anlayışı
Bir kimsenin doğup büyüdüğü, ya da yerleşip yurt edindiği yerdir vatan. Çoğulu “evtân” olan vatan kelimesi Arapça “vatane” fiilinden bir isim olup fiil anlamı; yerleşmek, ikamet etmek demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de yurt, vatan anlamında “ed-dâr” lafzı kullanılır. “Dünya hayatı eğlence ve oyundan başka bir şey değildir: Âhiret yurdu (dâru’l-âhıra) ise, Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?” (6/En’âm, 32) “Biz onlara âhiret yurdunu hatırlama (zikra’d-dâr) özelliği verdik.” (38/Sâd, 46) Vatan kelimesi Kur’ân’da geçmez, bu kökten “mevtın”in çoğunu “mevâtın” yer ve mevki anlamında bir âyette şöyle kullanılır: “Şüphesiz ki Allah size bir çok yerde (mevâtına kesîrah) ve Huneyn savaşı yapıldığı günde yardım etmişti.” (9/Tevbe, 25)
Hadislerde ise “vatan” ve “mevtın” sözcükleri; yer, mevki, yurt, belde ve ülke anlamlarında kullanılmıştır. Hadiste “O, benim vatanım ve yurdumdur” (Ebû Dâvud, İmâre 36) buyrulur. Burada “vatan” ve “dâr” eş anlamlıdır. Abdullah b. Ömer’in naklettiği; “Rasûlullah (s.a.s.) yedi yerde namaz kılınmasını yasaklamıştır. Bunlar; çöplük, hayvan kesilen yerler, mezarlık, yol kenarı, hamam, deve ağılı ve Beytullah’ın üstünde namaz kılmak.” (Tirmizî, Mevâkît 141) Burada “mevâtın” (yer, yerler) anlamında çoğul kullanılmıştır.
Günümüzde vatan sözcüğü belli bir topluluğun hâkim güç olarak yaşadığı, sınırları belirli toprak parçasını ifade etmektedir. Böyle bir beldeye “ülke” veya “yurt” denildiği gibi, tebaasına da “vatandaş” veya “yurttaş” denir.
İslâmî açıdan yurt veya vatan “dâr” sözcüğü ile ifade edilir. Bu da İslâm toplumunun yaşadığı ve hâkim olduğu yerler için “dâru’l-İslâm”, düşman elinde bulunan ülkeler için de “dâru’l-harp” olarak ifade edilir. İslâm fıkhında dâr; “bir Müslüman veya gayrimüslim idarecinin hâkimiyeti altında bulunan ülke” olarak tarif edilir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Bulak, 1272, III, 247)
Dünya ülkelerinin dâru’l-İslâm ve dâru’l-harp olarak ikiye ayrılması Kur’ân ve sünnette yapılmış bir tasnif değildir. Bazı çağdaş Müslüman araştırıcı ve yazarlar bu taksimi olaylar ve siyasî şartlar karşısında fakihlerin yapmış olduğunu belirtmişlerdir. (Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul,1988, 79) Mûteber hadis kaynaklarında yer almayan ve daha çok Hanefîlerce delil olarak kullanılan bazı hadis rivâyetlerinde bu tâbirlerin kullanıldığı görülür. Şu rivâyetler örnek olarak verilebilir: “Dâru’l-harpte hadler uygulanmaz.” (es-Serahsî, el-Mebsût, IX,100; Zeylaî, et-Tebyîn, I, Baskı, Bulak,1313, IV, 97; İbnü’l-Hümam, Fethu’l-Kadîr, Mısır, 1319, IV, 178) “Dâru’l-harp’te Müslümanla harbî arasında faiz yoktur.” (es-Serahsî, a.g.e., X, 28, XIV, 56; Zeylaî, a.g.e., IV, 97; İbnü’l-Hümâm, a.g.e., VI, 178) “Dâru’l-İslâm kendinde bulunanı saldırıdan korur, dâru’l-harp de içinde bulunanı mubah kılar.” (el-Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, 2. baskı, Kahire, 1966, 60)
Asr-ı Saâdette dâru’l-İslâm ve dâru’l-harp kavramının ortaya çıkışı şu şekilde olmuştur. Mekke döneminde mü’minlerin sayısı az olup, güç bakımından bağımsız yaşayabilecek durumda değillerdi. Çünkü Mekke yöresinde yönetim ve ekonomik güç müşriklerin elindeydi. İslâm’ın ilk zamanlarında dâvet ve ta’lim işleri Mekke’de Erkam b. Ebi’l Erkam’ın (ö. 13/634) evinde gizlice yürütülmüştü. İçlerinde Hz. Ömer’in (ö. 23/643) de bulunduğu birçok kimse orada Müslüman olmuştu. Bu yüzden o eve “darûl-İslam” denilmiştir. (Hâkim, el-Müstedrek, 1. Baskı, Riyad 1968, Fezâil, III, 502; Zeylaî, Nasbü’r-Râye, III, 477) Buradaki “dâr” sözcüğünün “ev, bina” anlamında kullanıldığı açıktır.
Diğer yandan Mekke müşriklerinin baskıları artınca Hz. Peygamber, tebaasına zulüm yapmadığı bilinen bir kralın yönettiği Habeşistan’a hicret edilmesini emir buyurdu. Bu ülke için Allah elçisinin “ardu sıdk (doğruluk ülkesi)” deyimini kullanıldığı nakledilir. Bunun hukuk terimi olarak bir anlamı yoktur, sadece iş başında doğruluk üzere olan bir yönetimin varlığını ifade eder. (bak. İbn Hişâm, es-Sîre, Mısır 1355, I, 339, 340) Mekke döneminde dârü’l İslâm’dan söz etmek imkânı yoktur. Ancak Mekke fethedilinceye kadar bu yörenin dâru’l-harp sayıldığında şüphe yoktur. Nitekim Mâlikî fakihlerinden İbn Kasım (ö. 191/807), dâru’l-harp’te Müslüman olan bir kölenin, İslâm’a girmemiş olan efendisiyle mülkiyet ilişkisini incelerken Mekke için şöyle der: “… Bilal, efendisinden önce İslâm’a girdi. Ebû Bekir de onu alıp âzâd etti. Ülke de o zaman dâru’l-harp idi, çünkü o sırada Mekke’de câhiliyye devri otoritesi ve hükümleri hâkimdi.” (Malik, el- Müdevvene, Mısır 1323, II, 22) (Ashâb zamanında değil; çok daha sonra yaşayan fakîhler tarafından Mekke dönemi için kullanılan dâru’l-harp tâbiri, harp/savaş yurdu anlamında değil; İslâm yurdu olmayan, şirk ve küfür yurdu anlamında kullanılmış olmalıdır.)
İbn Abbas’ın (r.anhümâ) hicretten önceki dönem için Medine hakkında da dâruş şirk deyimini kullandığı görülür. O şöyle demiştir: “Allah elçisi, Ebû Bekir ve Ömer de muhâcirlerdendi, çünkü onlar da müşriklerden hicret ettiler. Ensar’dan muhâcir olanlar da vardı. Çünkü Medine dâruşşirk idi, onlar da Akabe gecesi Rasûlullah’a geldiler.” (Nesâî, Sünen, Bey’a, 13; Mısır 1348/1930, VII, 145)
Müslümanlar Medine’ye hicret edip siyasî, ekonomik ve askerî bir güç olarak kendi toplumlarını yönetecek güce kavuşunca İslâm Devlet sistemi uygulaması başlamıştı. İşte artık Medine yöresinde yahudilerle ve diğer müşrik topluluklarla İslâm toplumu arasında birtakım ikili anlaşmalar yapılıyordu. Bu konuda hazırlanan ilk İslâm Anayasası’nı örnek verebiliriz. (Bak. Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, I,121 vd; Salih Tuğ, İslâm Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, İstanbul 1970, 35 vd.; Ahmet Akgündüz, Eski Anayasa Hukukumuz ve İslâm Anayasası, 38 vd.)
Böylece Medine’de dâru’l-İslâm uygulaması söz konusu idi. Ancak, Mekkeli mü’minlerin hicret ederek yerleşmeleri nedeniyle önceleri Medine bir “dârulhicre” yani “hicret vatanı” durumunda idi. Mekke ise halen “dârul-küfr ve’l-harp” durumundaydı. Çünkü orada hiçbir Müslüman bir yakını veya müşriklerden birisinin himayesi olmadan namaz bile kılamıyordu. İbn Hazm bu durumu şöyle belirtir: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) Medine’si dışında her yer dâru’l-harp, düşmanla çatışma ve cihad alanıydı.” (İbn Hazm, el-Muhallâ, VII, 353) Bu duruma göre hicretten önce dâru’l-İslâm mevcut değildi. Hicretle birlikte Medine yöresi dâru’l-İslâm halini aldı. Daha sonra Hz. Peygamber zamanında fethedilen yerler dâru’l-İslâm’a katılırken, fetihten sonra Mekke de dâru’l-İslâm’a katılmış oldu.
İşte sınırlarla çevrili bir toprağın mü’minlere vatan oluşu bu ölçüler içinde gerçekleşmiştir. Mekke’de doğup büyüyen, mal-mülk sahibi olan ilk mü’minler mal, can, ırz güvenliği, inanç ve ibâdet öğürlüğünü tehlikede görünce önce Habeşistan’a daha sonra da Medine’ye hicret ederek öz yurtlarını terk etmişlerdir. Ancak bu, sürekli terk etmekten çok, İslâm’ı serbest yaşayıp yayabilecekleri yeni bir ortam arayışıydı. Nitekim Hz. Peygamber’in hicret için Mekke’den ayrılırken Kâbe’ye doğru bakarak; “Vallahi biliyorum ki, sen hiç şüphesiz Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve Allah’a en sevgili olansın” dediği nakledilir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned IV, 305; Dârimî, Sünen II,156) Yine vatanından kendi isteği dışında çıktığını şöyle belirtir: “Eğer senin halkın, beni senden çıkarmamış olsaydı, çıkmazdım. (Allah’ım!) Beni, beldelerin Sana en sevimli olanında yerleştir.” (Ahmed b. Hanbel, IV, 305; Beyhakî, Delâlilü’n-Nübüvve, II, 243)
Diğer Müslümanlar da Mekkelilerin dayanılmaz işkenceleri karşısında hicret için izin isteyince Allah elçisi şöyle buyurmuştur: “Sizin hicret edeceğiniz yurt bana gösterildi. Orasının iki kara taşlık arasında, hurmalık, çorak bir yer olduğunu gördüm. Orası Yesrib (Medine)’dir. Gitmek isteyen oraya gitsin. Orası yakın bir beldedir. Siz orayı biliyorsunuz; Şam’a giderken ticaret kervanınızın yoludur.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45, Ta’bîr, 39; İbn Sa’d Tabakât, I, 226; Abdurrazzak, el-Musannef, V, 387; Beyhakî, Sünen, IX, 9)
Hicret emri verilince şu âyet inmiştir: “Şöyle de: ‘Rabbim! Beni takdir ettiğin yere gönül rahatlığı ve selâmetle girdir. Oradan gönül rahatlığı ve selâmetle çıkar. Sen bana nezdinden yardımcı bir güç ver.” (17/İsrâ, 80)
“Din ve vicdan özgürlüğü”, gerçek anlamda ancak Kur’an ahkâmının yürürlükte olduğu İslâm devletinde (dâru’l-İslâm’da) olur.
Pek çok İslâm fakihinin tarif ettiği şekliyle dâru’l-İslâm; “Müslümanların idare ve hâkimiyetleri altındaki yerdir.” (es-Serahsî, el-Mebsût, X,81, Şerhu’s-Siyer, IV,1253) Üzerinde İslâm’ın hâkim olduğu yerleri (dâru’l-İslâm’ı) her türlü tehdit ve tehlikeden korumaya çalışmak şarttır. Çünkü orada yaşayan İslâm toplumunun mal, can ve ırzını koruma, din ve vicdan özgürlüğünün devamını sağlama ile eş değerdedir. (Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 318-319, özetlenip bazı tasarruflarda bulunularak.)
Vatandaşlık
Vatandaşlık kavramı, kişinin belirli bir devlete mensubiyetini ortaya koyan ve muhtevasını belirleyen hükümler itibariyle onun hukukî sıfatı şeklinde tezahür eden bir statüyü ifade eder.
Vatandaşlığın İslâm devletindeki anlamı konusunda akla ilk gelen prensip, “Mü’minler ancak kardeştirler” (49/Hucurât, 10) âyetidir. İslâm devleti için yeryüzündeki bütün Müslümanlar prensipte fark gözetilmeksizin vatandaşlık bağı içerisinde addedilirler. Gayri müslim bir diyardan İslâm toprağına göçen her Müslüman, İslâm devletinin tam anlamıyla vatandaşı olur; diğer Müslümanların sahip olduğu bütün haklardan istifade eder. Bunun için o göçmenin, fıkhî anlamda seferîlik şartlarından çıkması; en az on beş gün ikamet ederek “mukim” hale gelmesi lazım ve yeterlidir. (Muhammed Hamidullah, İslâmda Devlet İdaresi)
İslâm devletinin gayri müslim vatandaşlarına (tebaasına) gelince, bunlar zimmî (ehl-i zimme) adı altında mü’minlerden farklı bir statüye bağlanmışlardır. Zekât adı ile Müslümanlardan tahsil edilen vergilerden ve mü’minler için mecburî olan askerlik mükellefiyetinden muaf tutulurlar. Güvenliklerinin devlet tarafından tamamen üstlenilmiş olmasına mukabil, birçok muâfiyet ve istisnaları olan, oranı düşük bir nevi baş vergisi mâhiyetinde yıllık cizye öderler. Aralarındaki ihtilâfları kendi dinlerinin kurallarına göre bir nevi adlî özerklik içinde kendi aralarında hallederler.
Bazı Müslümanlar İslâm toprağında yaşamasalar bile, dünyadaki bütün Müslümanlar esas itibarıyla bir tek millet teşkil ederler. Kur’ân-ı Kerîm’den ve Rasûlullah’ın sünnetinden kaynaklanan bu şuur, değişik coğrafyalarda yaşayan muhtelif Müslüman halklarda olan ortak bir kamuoyu teşkil etmeye devam etmektedir.
Müslüman halkları yöneten devletler ve siyasî otoriteler İslâm’ın ne kadar içinde ve ne kadar Kur’an ahkâmına, O’nun ölçülerine riâyetkâr ve İslâm hukukuna ne derece bağlı iseler, ümmet şuuruna ve esprisine yakın ilişkilerin o derece rahatlayacağı tabiidir. Yakın zamanların ve şimdiki dünyanın içinde Müslüman halkın yaşadığı ülkelerin, İslâm devleti sayılacak şekilde Allah’ın indirdikleri hükmetmedikleri ve yöneticilerinin hemen hepsinin tâğut olduğu inkâr edilemez. Resmen dillendirilmese bile laiklik ve ulusalcılığa dayanan ulus devlet ölçeğindeki günümüz Ortadoğu ülkelerinin devletleri, ümmetçilikten ve tüm Müslümanları kucaklayıp kardeş kabul etme ve onlara hizmet etme anlayışından çok uzaktır. Bu çizgide halkı Müslüman ülkelerin vatandaşlık hukuklarının mü’minlerin kardeşliği esasıyla somut anlamda bir bağlantısı kalamayacağı tabiidir. Günümüzde içinde Müslümanların yaşadığı ülkeler, aralarında sosyal, ekonomik ve kültürel dayanışmayı kayda değer bir seviyede gerçekleştirmek bir yana; siyasî işbirliği konusunda dahi başarı sağlayamamaktadırlar.
Bugün bütün dünya Müslümanlarının ortak kamuoyu, bölünmüşlüğü ve dağınıklığı ortadan kaldıracak ve iman kardeşliği esasını ön plana çıkarıp ihyâ edecek gelişmeleri iştiyakla beklemeye devam etmektedir. (Mahmud Rifat Kademoğlu, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 6, s. 321-322)
Ahmed Kalkan

Yorum Yaz