Dini ve Dünyevi Hayat Ayırımı
Seküler, yani hayatının odağında dünya olan bir düşünce, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrı olması gerektiğini ileri sürecek kadar, kendini fetva vermeye ehil zanneder.Onun bu cesareti, hiç kuşkusuz cahilliğinden kaynaklanmaktadır.O meşhur atasözü gibi, “cahil cesur olur.”
Daha önce, Niye Her Şeyi Dine Bağlıyorsun? adında bir yazı yayınlamıştık.Aslında aynı kafa yapısının ürünü olan, dini hayattan ayrı olarak görmek, batı aklının tezahürlerindendir.
Avrupa’daki coğrafi keşifler, rönesans ve reform hareketlerinden sonra, dinin dünya işlerinden ayrı olması gerektiğini söyleyenler, kilisenin son haddine ulaşmış olan baskı ve zulümlerinden kurtulmak için bunu yapmak zorundaydılar.Zaten onların İslâm gibi bir hukuk sistemi olmadığı için, bunu yapmak için -o dönem biraz zorlansalar da- şimdi hallerine baktığımızda, kendileri açısından güzel bir sistem oluşturduklarını söyleyebiliriz.Çünkü klisenin siyasete karışması, halka baskı uygulamak anlamına geliyordu, klise ancak bu şekilde ayakta kalabilirdi.Bu açıdan baktığımızda laik sistem, batı dünyası için baskı ve zulümden kurtulma aracı olmuştur.Müslümanlar için ise, en büyük bir zulüm haline gelmiştir.
Batı hayranı olanlar, aynı sistemi İslâm dinine mensub kişilere de uygulamaya kalkınca, hem dünyevi olarak ilerleme kaydedilememiş hem de ortaya cahil ve ahmak bir nesil çıkmıştır.Bu nesil, ne dinlerinden tam olarak vazgeçebildiler, ne de ona tam olarak bağlanabildiler.Bunun sonucunda, dünya işlerini dinlerinden ayırarak dünyada alçalmış bir duruma düştüler, dini de dünyadan ayrı gördükleri için ahiret azığını hazırlamakta bir türlü doğru yola bulamadılar.
Bunların yaşanmasının temelinde, din ve dünya işlerinin ayrılması gerektiğini söyleyen kişi ya da zümrelerin etkisinin olduğu muhakkaktır.Cumhuriyet dönemiyle birlikte, yeterli İslâmî bilgi kaynağına ulaşılamaması, baskı ve kaos dönemi yaşanması yüzünden, insanların Tevhîd’i kolayca bulamamaları mazur görülmese de belki anlaşılabilir.Ama şu anda, her türlü bilgi kaynağı mevcut iken ve onlara ulaşmakta hiçbir sıkıntı yok iken insanların onlara daha çok sırt dönmesi, yapılan sinsi propagandaların nasıl devam ettiğini açıkça göstermektedir.
İşin burasında muvahhid bir Müslüman’a düşen, dinin ve dünyanın birbirinden ayrılmadığını, bilakis İslâm’ın dünya hayatını baştan ayağa şekillendirdiğini, ahiret hayatını kazanma yerinin de bu dünya tarlası olduğunu, hem sözleri ile hem de amelleri ile açıkça göstermektir.
Şüphesiz ki imtihan bu dünyadadır, o zaman dinin dünyadan bağımsız olduğu nasıl öne sürülebilir?İslâm dünyadan ayrı ise, Müslümanlar dinlerini yaşamak için başka bir gezegene mi hicret etmeliler?Allâh’ın kanunlarına göre yaşayabilmek için, Ay’a mı çıkmak gerekir?Biz dinimizi bulunduğumuz yerde yaşamıyorsak bile, dünyanın uygun olan bir yerine hicret edip orada yaşamak zorundayız.Kaldı ki, bu en son tercihtir.Ama son tercih olmasına rağmen, ille de bu dini bu dünyada yaşamak zorundayız ve dini dünyadan ayırmak gibi bir lükse de sahib değiliz.En azından muvahhid bir Müslüman, Tevhîd’in ayırmak değil, birleştirmek olduğunun çok iyi farkındadır.
Son olarak sözümüzü şöyle bitiriyoruz:
“…İnsanlardan kimisi: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!” der. Onun için ahirette hiçbir kısmet yoktur.Yine onlardan: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!” diyenler vardır.” (Bakara /200,201)

Yorum Yaz