Allâh’ın Saptırması ve Hidâyet Etmesi

Allâh’ın mü’minlere; rahmet, hidâyet ve şifâ (Bkz: İsrâ, 17/82) olarak gönderdiğini belirttiği Kur’ân’a baktığımızda; çoğu yerde, Allâh’ın dilediği kişiyi/kişileri saptırdığını ya da dilediklerine hidâyet ettiğini açıkça beyan ediyor. (Bkz: A’râf, 7/155; Ra’d, 13/27; İbrâhîm, 14/4, 27; Nahl, 16/93; Zümer, 39/23) Her şeyi duyduğu gibi zanneden ve klasik kader teorisini içselleştirmiş bir kişinin durumu böyle anlaması gerçekten de bir sapma eğilimidir.Yine doğru bir Kur’ân okuması yapmaya çalışarak, bu konuyu en güzel bir biçimde anlamak için çaba göstereceğiz inşaallâh.


İlk önce şunu iyi belirtmek gerekir ki, Allâh insan bir seçme istidadı (irade) vermiş ve insana bu yönde bir ölçü (kader) takdir etmiştir.İnsana verilen irade, ki bu irade kısmidir (cüz’î), onun bazı konularda hür bir şekilde seçim yapmasına olanak sağlar.Mesela kişi hangi işi yapıp yapmaması gerektiğine kendi iradesi ile karar verir.Yani, kendisine zararı dokunacak olandan kaçmak ve kendisine faydalı olacak olanı elde etmek için yaptığı tercihler, o kişinin hür iradesinin olmasının bir sonucudur.Bununla birlikte; cinsiyeti, ailesi, doğacağı coğrafya ve sair gibi doğumla birlikte gelen bazı şeyleri ve ölüm vakti gibi daha sonradan başına gelecek hadiseleri bilemeyeceği için seçme imkanına da sahib değildir.Bu durumda, insan yalnızca bildiği şeyleri seçebilir hükmüne varabiliriz.İnsanın, bilgi sahibi olmadığı konular için seçme gibi bir durum söz konusu olamaz ve seçmedikleri, kişiye Allâh tarafından verilir ve imtihanın bir parçasıdır.


Bilinenler seçilebildiğine göre, hidâyet ve dalâletin bilinip bilinemeyeceği, önemli bir konudur.Öncelikle, eşyanın (şeylerin, tüm maddenin) bilinebilmesi için bilmemiz gereken şeyin bir zıddının ya da eşinin olması gerekmektedir.Örnek vermek gerekirse; iyi ve kötü, sevinç ve hüzün, zenginlik ve fakirlik, aydınlık ve karanlık, yukarı ve aşağı, az ve çok, sert ile yumuşak, erkek ile dişi, bir çift ayakabbı gibi pek çok kavram, zıddının/eşinin olması ile bilinir.Eğer zıddı/eşi olmasa idi, onu bilmemiz mümkün olmazdı, işte bu Sünnetullâh’ın (Allâh’ın kanunu) gereğidir.


Hidâyet ve dalâlet konusuna da bu şekilde baktığımızda, zihnimizdeki sorunların hallolacağını düşünüyorum.İlk önce bu iki kavram, birbirine zıttır.Hidâyet, menzile giden doğru yolda doğru bir şekilde yürümeyi temsil ederken; dalâlet ise, o menzile varmak istemeyenlerin gittikleri herhangi bir yoldur.Bu iki kavram soyut kavramlar oldukları için, onları ilk önce maddede görmemiz gerekir.Hidâyetin temsilcisi Hz. Âdem’in (a.s) şahsındaki insan ve cinler iken, dalâletin temsilcisi ise Şeytan’ın (lânetullâhi aleyh) peşinden giden insan ve cinlerdir.Buraya kadar yaptığımız tanımlardan, Allâh’ın insanı saptırması ve hidâyet etmesini yerli yerine koymanın zamanı gelmiştir.


Yukarıda Allâh’ın insana irade (seçebilme kabiliyeti) verdiğini, bu iradeyi kullanmak için seçmemiz gereken şeyler hakkında bilgi sahibi olmamız gerektiğini belirtmiştik.Hidâyet ve dalâletin de bilinebildiğini; hidâyetin Allâh’ın gönderdiği vahiyde olduğunu (temsilcisi peygamberlerdir), dalâletin ise o vahye uymamak olduğunu (temsilcisi şeytandır) ifade ettik.Böyle bir durumda insanın hidâyet ve dalâletten birini seçmesinin önünde hiçbir engel bulunmuyor.Yani insan hidâyeti seçerse doğru yolda, dalâleti seçerse de kötü yolda yerini almış oluyor.Durum böyle olduğu halde, Allâh’ın hidâyet etmesi ve dalâte düşürmesini anlayabilmek için, âyetleri yeni bir okumaya tâbî tutmamız gerekmektedir.Allâh’ın hidâyetini ve dalâlete sevk etmesini, başta şu âyet ile anlamak zorunluluğumuz vardır:


“…Allâh bir sineği ya da ondan da küçüğünü misal vermekten kaçınmaz.Îmân edenler iyi bilirler ki, gerçek olan Rabb’leri katındadır.Küfre saplananlara gelince: “Allâh bu örnekle ne demek istedi?” derler.Bunun Allâh, birçoğunu saptırırken, birçoğunu da doğru yola yöneltir.Ve fakat, yoldan çıkmışlardan başkasını kesinlikle saptırmaz.” (Bakara, 2/26)


Bu âyetten anladığımız üzere, Allâh’ın saptırması kişinin kendi seçiminin bir sonucudur.Çünkü yoldan çıkanlar kendi istekleri ile çıkmışlar, Allâh da onların bu isteğini kendilerine vermiştir.Allâh’ın hidâyet etmesine gelince, peygamberler ve onlara vahiyler göndererek insanlara hidâyet etmeyi dilemiş ve insanların doğru yolda olması için de bir baskı oluşmasını ve oluşturulmasını kesinlikle istememiştir.Çünkü peygamberlerin gönderiliş sebebi, kendilerinin de belirttiği gibi, Allâh’ın dînini tebliğ etmek, yani insanlara bildirmektir.İnsanlar ise hür iradeleri ile, Allâh’ın hidâyetine uyabilecekleri gibi ondan yüz çevirip dalâlet yolunu da seçebilirler.Çünkü Allâh vahiy göndermekle, doğruluğu ve sapıklığı açık bir şekilde birbirinden ayırmıştır ve seçmeyi insanın iradesine bırakmıştır. (Bkz: Kehf, 18/29)


Bu konuyu da açıklığa kavuşturduğumuzu umarak anlıyoruz ki, Kur’ân’ı bütün bir şekilde okumak hidâyete vesîle olurken, O’nu parçalayarak okumak dalâlete sebeb olabilir.O zaman biz de Rabb’imizden her zaman istediğimiz gibi şunu istiyoruz; Rabb’imiz, yalnız senden medet umarız ki kulluğumuz yalnız Sana’dır.Bizi dosdoğru yola, Senin yoluna; nimet verdiklerinin yoluna ilet.Gazaba uğrayanların ve sapıtmışların yola iletme, bizleri o yoldan uzak eyle.Âmîn.


Bu yazı, Tevhîd Kalesi ve Suffa Mektebi‘nin ortak olarak yayınladıkları bir yazıdır.


Ve’l Hamdu Lillâhi Rabbi’l Âlemîn.


Yorum Yaz