Dîn Nedir?

Çoğumuzun zihnindeki dîn tanımı, hemen hemen aynıdır.Çünkü bizler, dînimizin tanımını Allâh’ın Kitâbı’ndan ve Allâh’ın Rasûlü’nden öğrenmek yerine, Türkiye Cumhuriyetin’den bize dayatılan “resmî” bir dîn tanımı olarak öğrendik.Doğru olmayan, dayatmacı bir dîn tanımının, doğru bir şekilde hayata geçirilmesi de elbette beklenemezdi.Bunun için, çoğumuz dînimizden uzak insanlar olarak kaldık.Dînini yaşamak isteyen çok az kimse de onu yanlış bir biçimde yaşamaya çalıştı.Birkaç kelime ile bu anlayışı yıkmayı ve ortadan kaldırmayı düşünmek -gönlümüz böyle arzu etse de- doğru bir şey olmasa gerek.Ama biz elimizden geleni yapalım, tevfîk muhakkak Allâh’tandır.


Bu yazıyı yazmama sebeb olan mesele, Cum’â vaazında, vâizin abuk subuk birkaç kelam etmesidir.Vâiz efendi; “Devletin koymuş olduğu kurallara (anayasayı kastediyor) ve dînimizin koyduğu kurallara uyarsanız, o zaman rahat, huzurlu, barış dolu bir ortamda yaşarsanız.” diyor.Bu cümleye sert bir şekilde çıkış yapmak aklıma gelmedi değil, fakat bir şekilde bundan vazgeçip düşünmeye koyuldum.İnsanların hepsi koyun gibi dinlerlerken, bir tek itiraz bile yükselmedi.Bir kişi de çıkıp “Peki hocaefendi (!) devletin koyduğu kurallar ile Allâh’ın koyduğu kurallar çakışırsa, o zaman ne yapmamız gerekir?” diye sormadı, soramadı…


Eğer dînimiz bir konuda kural koymuşsa ve aynı konuda başka bir kural da başka bir güç eli ile koyulmuş ise, bu; o gücün “tanrı”, koyduğu kuralların da “dîn” olduğunu göstermez mi?Elbette Allâh, tanrı olan tek varlıktır.Ama düşünüldüğünde, Allâh’ın insanlar için koyduğu emir ve yasakları, O’nun bizim için seçtiği hayat tarzını bir kenara itip, bunun yerine kendi emir ve yasaklarını koyup, kendi belirlediği hayat tarzını bize dayatan bir mantık, kendisini tanrı ilân etmiyor da ne yapıyor sizce?Üstelik o kendisini bir tanrı gibi takdîm ederken, bizlerin ona teveccühü nasıl izah edilebilir?


Dîn, sadece belli ritüellerden oluşan bir sistem değildir.Dîn, ritülleri de içine alan bir hayat tarzıdır.Eğer ortada, İslâm‘dan başka, böyle bir hayat tarzı varsa, onun adına ister dîn denilsin ister başka bir şey, o kesinlikle bir dîndir.Hem de Allâh’ın dîni olan İslâm’ın karşısında olan bâtıl bir dîn!İnsanlar, İslâm’ın bazı şekillerine uyup, O’nu bir hayat tarzı hâline getirmemişlerse, böyle bir dîn onlardan kabul edilmeyecektir. (Bkz. Âl-i İmrân, 3/85) Çünkü Allâh, bu dîni bir bütün olarak, mükemmel bir şekilde bizlere indirmiştir. (Bkz. Mâide, 5/3) Peki mükemmel olan ve hayatın her alanında bir hükmü olan dînimizi bırakıp, başka bir kanun koyucunun kanununa uymak, Allâh’ın hükmünü yok saymak, Allâh’a ortak koşmak demek değil midir?Allâh’ın kanunlarını, hükümlerini beğenmeyen kimsenin “Lâ ilâhe illallâh” demesi, sadece boş bir laftan ibaret değil midir?Elbette, kesinlikle öyledir!


Allâh -subhânehû ve te’âlâ- Kur’ânu’l Kerîm’de şöyle buyuruyor:


“Allâh’ın peşi sıra; hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Îsâ’yı rabbler edindiler.Oysa ki, tek bir ilâhtan başkasına kulluk etmemekle emr olunmuşlardı; (O ki), O’ndan başka ilâh yoktur ve O, onların putlaştırdıkları her şeyden beri ve yücedir.” (Tevbe, 9/31)


Daha önce Kitâb ehlinden olan ve bu âyeti anlayamayıp Hz. Peygamber’e gelerek, “Ama biz onlara tapmıyorduk ki?” diyen Adiy ibn-i Hatem’e, Efendimiz (s.a.s) şu cevabı verir:


Siz onların haram kıldığını haram, helâl kıldığını da helâl saymıyor muydunuz?İşte bu, onları rabb edinmenin tâ kendisidir.” (İbn Kesîr ve Taberî)


Yukarıda vâiz efendinin söylediği de tam olarak bu değil mi?Devletin helâl dediğini helâl kabul etmemiz, haram dediğini de haram kabul etmemiz…Devletin bir şeyi helâl, bir şeyi de haram kılmasını ifade etmek için ille de bu kelimelerin kullanılması gerekmiyor.Unutmayalım, âyette de Rabb’imiz bunu açıkça söylemiyor, zaten bu yüzden Adiy ibn-i Hatem, Efendimiz’e (s.a.s) gelerek sorma ihtiyacı hissediyor.


Sonuç olarak, dînimizi devletin tahakkümünden korkmayan, yalnızca Allâh’ın rızasını gözeten kimselerden öğrenirsek, gerçekten İslâm dînine mensub bir kimse oluruz.Ama dînini, bu dîne düşman olanlardan öğrenenler, her zaman pisliğin kendilerini kirletmesine mahkumdurlar.Onlar bu dünyada rahat içinde yaşayabilirler, ama onların kalpleri kir içinde olacaktır.Allâh bizleri dînini doğru bir şekilde öğrenip yaşayan kimselerden etsin ki, zillet içindeki şu durumumuz en kısa zaman içinde izzete tebdîl edilsin.


Ve’l Hamdu Lillâh.


Hakîkî İlâh, Bir Olan Allâh’tır

Kulluk Kavramı
Kulluğun Mükafatı
İbâdet Duygusunun Oluşma Nedeni
İlâh Arayışının Fıtrattaki Yeri
İnsanların İlâh Arayışlarının Neticesi


Önceki konularla (yukarıda) bağlantılı olarak şöyle bir soru akla gelebilir: “Bütün bu değişimler niçin meydana geldi? Allâh’tan başka bir ilah inancı üzerinde olunduğu sürece arayış devam ediyor da, Allâh (c.c.) inancına ulaşınca bu arayış neden duruyor?” Bu olayı derinliğine düşündüğümüzde sadece köklü bir sebebi olduğunu görürüz. O da, insanı ibadete yönelten ve gerçekte Allâh’tan başkasına ibadete çağırmayan fıtrattır. Fıtrat ancak hakiki ilah olan Allâh’a ibadetle tatmin olur ve huzur bulur. Bazı fertlerde, bu ızdırap ve sıkıntılarla beraber akıl noksanlığı, taassub, inat ve babaları (atalarının dini üzerine olma anlayışı) körü körüne taklit gibi engellerin varlığı çok ayrı bir durumdur.


Daha önce de belirttiğimiz gibi, fıtri ibadet hissinin meydana gelişi tamamen göklerde ve yerde bulunan her zerrenin Allâh’a ibadetle meşgul olmasındandır. Çok cahil ve azgın olan insan, Allâh’ı bilmeyince, O’ndan başkasını kendisine ilah kabul edip, ona ibadet eder. Onun bu durumunda vücudunu oluşturan uzuvlardan hiç birisi onunla uyum halinde değildir. İlahı zannettiği putuna doğru ilerlemesini sağlayan ayakları ancak Allâh’a ibadet için yürür, kendisiyle putuna kurban ve adaklar adadığı elleri sadece Allâh’a ibadet için hareket eder, putunun önünde yere koyduğu alnı yalnızca Allâh (c.c.) için yere değer, putunu yüceltip, övdüğü dili her zaman Allâh’ı yüceltip, övmek için hareket eder. O, ilah olarak zannettiği varlığa, putuna yaptığı ibadet ve itaatinde her yönüyle aldanma içerisindedir ve sadece kendisini aldatmaktadır. Bu halin yanlış olduğuna kainattaki bütün zerreler şahitlik eder. İnsanın bizzat kendi yapısı bu duruma isyan eder ve şöyle der:


“Kendisi de bir mahluk olan şeylere nasıl itaat eder, boyun eğersin? Bu kadar büyük bir cahilliği nasıl olur da işlersin?” Yapısı bunları söyler fakat müşrikler anlamaz, çünkü, bu sesleri duyacak kulakları, anlayacak akılları yoktur. (Burada “Kul Allâh’tan başkasına ibadet ettiği halde, yine de Allâh’a ibadet etmiş sayılır” anlamı çıkaran, doğru anlamamış demektir.Yukarıda da izah edildiği gibi her bir zerrenin Allâh’a olan itaati vurgulanmak istenmiştir.Bu ikisi arasındaki ince farkı iyi anlamak gerekir)


Kulluk ve İtaatin Birleşmesi


Bilindiği gibi itaat, bir ibadet şekli olarak kulluğun parçasıdır. İnsan ne zaman bu parçayı bütünden ayırmışsa, keder ve ızdıraba yuvarlanmıştır. İnsanlar ancak cehalet ve anlayışsızlık perdesini kaldırıp Mâlik, Râzık ve Hâlık olarak Allâh’ı tanırlarsa kendilerinde olması gereken şekliyle kulluk ve itaat meydana gelir. Burada, insan için, parçayı bütünden ayırma durumu olmadığı müddetçe huzur, rahatlık ve sükunet vardır.


Ebu’l A’lâ Mevdûdî


Müslümanlar ve Selefîlik

Selef ve selefî olmak nedir, gibi soruların cevablarını arayacağımız bu bahsimizde, “Selefîlik” adıyla meşhur olmuş akımın reklamını yapma gayreti içinde olmayacağız.Bunu yapmamız zaten mümkün değildir.Çünkü onlar hakkında etraflı bir bilgiye sahib değiliz.Eğer hakkında bilgiye sahib olmadığımız bir konu ile karşı karşıya isek, o konuda sükût etmeyi ve hüsn-ü zannda bulunmayı daha uygun buluruz.Bizim ele alacağımız selefîlik, Tevhîd‘i bizden önce yaşayıp bize yön gösterenleri anlamaya çalışmak biçiminde olacaktır.


Selefîlik nedir ya da selefî olmak nasıl gerçekleşir gibi suallere cevab olsun için, kısa ve öz bir şekilde şunu söyleyebiliriz: “Selefî olmak, her ne kadar bizden önce yaşamışlarsa da, bize Allâh’ın yolunu gösterenlerin yolundan gitmektir.” Bu tanımın içine giren kişiler, başta Tevhîd’in kendilerinden neş’et ettiği peygamberler olmak üzere -ki hepsine salât ve selâm olsun- onların peşinden giden ve onlara vâris olan kişilerdir.“Bizler, son peygamber olan Muhammed’in (s.a.s.) şeriatına uyar ve bu şeriatı bize kadar ulaştıran sahabe ve onlara uyanların yolundan başka bir yol bilmeyiz.” İşte bir insan bu düşüncede ise, gerçek mânâda selefî olduğunu iddia edebilir.


Selefî olmak, esasen bizden önce yaşamış sâlih kimselerin yolundan gitmektir.Onun için, “selef-i sâlihîn” kavramının kullanımı, Müslümanlar arasında oldukça yaygındır.Bu, bizden önce yaşayıp Peygamberin (s.a.s) sünnetine ittiba etmiş kimseler için kullanılan bir tabirdir.Yani, sâlih olan seleften olabilmek için; îmân etmek ve bu îmâna uygun davranışlarda bulunmak gerekmektedir.Bunun için, böyle kişilerin, hem âlim hem de ilmi ile âmil olmaları aynı zamanda da ârif zâtlar olmaları gerekmektedir.Bu özellikleri üzerinde barındıran kimseler selef-i sâlihînden olanlardır ve Müslümanların onların bildirdiklerine uyması bir dînî/îmânî bir görevdir.


Şu ânda, Müslümanların çoğu kendilerinden önce yaşamış selef-i salihîn adını verdiğimiz kimselerin, Peygamberden (s.a.s) alarak bize miras bıraktıkları yolu takib edebilme imkanına sahibtirler.Bu toplulukların başında, Ehl-i Sünnet cemaati gelmektedir.Fakat, kendini Ehl-i Sünnet olarak isimlendiren Müslümanların bazıları sâlih olan selefin yolundan gidiyor değildir.Aynı şekilde, Şia içinde de sâlih olan selefin yolundan gidenler olduğu gibi, aşırıya kaçan kimseler de vardır.


İşin aslına bakacak olursak, selefî olmak, Tevhîd’i yaşayan kimselerin hayatlarını öğrenmek ve onların yaşadıkları gibi bir hayat yaşayabilme gayretini göstermektir.Fakat, ataların yolunu izlemek ile Tevhîd erlerinin yolunu izlemek arasından farkı da gözden kaçırmamak ve altını çizerek vurgulamak gerekmektedir.Ataların yolunu izleyen “ataistler” sorgusuz-sualsiz, atalarını üzerlerinde bulduklarına uyarlarken; selef-i sâlihînin yolunu izleyen mü’minler, tahkîk ehli olup doğru ve yanlışı Allâh’ın kendilerine verdiği basiret ve firaset sayesinde ayırt edebilmektedirler.Yani selef-i sâlihîni izlemek isteyen birisi, selefi nasıl buldu ise onlara o şekilde uyacak değildir.Onların yaptıklarını sorgular, Kur’ân ve sünnet-i Rasûlullâh (s.a.s) süzgecinden geçirir ve daha sonra uygun olanları amele dönüştürüp, uygun olmayanlara ise uymaz.


Bu konuda önemli bir nokta vardır ki o da, kendini her selefî sayan kimseye ithamlarda bulunarak o kimseyi sapık ilan etmemektir.Çünkü, Müslümanlardan selef-i sâlihînin yolundan gitmeyen kim var ise, hepsi sapıklığa dûçâr olmuş ve yanlarına da nice masumları çekerek onlarla birlikte helak olmuşlardır.Böyle bir durumda, kendisinin selefî olduğunu söyleyen değil, selefî olmadığını söyleyen bir kimse sapıklığa yol açıyor demektir.Şu ayrımı da iyi yapmak gerekir ki, selefî olabilmek slogan ile değil îmân ve amel etmekle mümkündür.Kim îmân edip, îmânı ile uyumlu işler yaparlarsa, işte onlar selefin yolundan gidenlerin tâ kendileridir.


Ve’l Hamdu Lillâh.


En Az Anladığımız Sûre: Fâtiha

Bir insan, hem Müslüman olduğunu iddia ediyor hem de Fâtiha‘yı bilmiyorsa, o kişinin Müslümanlığından söz etmek doğru olmasa gerektir.Çünkü bu önemli sûre, bir Müslümanın namazlarında okuduğu, olmazsa olmaz, du’â hükmündeki bir sûredir.Kaldı ki, namazlarını tembellikle aksatan kimseler bile, “el-Fâtiha” sesini duyduklarında, hemen okumaya başlarlar bu sûreyi…


Kur’ân’dan en çok okuduğumuz sûre olmasına rağmen, anlamı sorulsa kem küm eder açıklayamayız; bunun ana sebebi, klasikleşmiş ezber metodudur.Bu ezber metoduna göre, ezberlenecek olan şeyi hafızaya kaydetmek ve bir kaset/cd gibi tekrar tekrar dile getirip okumak, bir amaç haline gelmiştir.Halbuki Kur’ân’ı hafızaya almak, bir amaç değil araçtır.Bu işin amacı, ezberlenilen metni hayata dönüştürmektir.Yani ezberlemek, ezberlenilene daha kolay bir şekilde ulaşmak içindir; amaç ise, anlamak ve hayattaki karşılığını bulmaktır.İsterseniz, bu sûreyi hep birlikte, anlamıyla birlikte okuyalım.


Bismillâhi’r Rahmâni’r Rahîm.


1. El-Hamdu Lillâhi Rabbi’l ‘Âlemîn.


Hamdın, yani övgününün tamamı…Medh kelimesi de övmek mânâsındadır ve dilimizde de kullanılır.Bu iki kelime arasındaki temel fark; medh, sadece sözle yapılırken, hamd ise, hem söz hem de amel gerektirir.İşte böyle bir hamdın tamamı, ‘âlemlerin Rabb’ine mahsustur.’Âlemlerin Rabb’i ise, en geniş mânâda, terbiye edilecek olan her şeyi terbiye eden, demektir.Özelde ise, insanlığı terbiye etme görevini üzerine alan demektir.


Bu durumda Fâtiha’nın ilk âyeti ile şunu demek isteriz: “Allâh’ım biz seni hem sözlerimiz ile hem de amellerimiz ile övmekteyiz, çünkü bu övgülerin tümüne bizim tek terbiyecimiz olarak ancak Sen layıksın!”


2. Er-Rahmâni’r Rahîm.


Rahmân; zâtı rahmet sahibi olan demektir.Rahîm ise, Rahmân ismine bağlı olarak, rahmet eden demektir.Allâh’ın Rahmân ismi zâtında bulunduğu hâlde, insanlardaki rahmet Allâh’ın insana verdiği rahmet duygusu sayesindedir.Yani Allâh’ta ezelî ve ebedî olarak varken, insan bunu Allâh’ın vermesi ile kazanmıştır.


3. Mâliki yevmi’d dîn.


Allâh, zâtı itibari ile Rahmân’dır ve buna bağlı olarak çok rahmet eden Rahîm’dir.Fakat, unutma ki o sana bazı yükümlülükler vermiştir.Bu yükümlülüklerini de kolaylaştırmıştır ki bu, O’nun Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellisidir.Ancak, bir hesab günü var ki, o gün çok çetindir.Ancak îmân ile gelenler kurtulabilirler.Yani o gün Allâh’ın senden istediği iki şey vardır, îmân ve sâlih amel…Bu ikisi olursa, bu günde de O’nun rahmetinden payına düşeni alırsın.Bu ikisi sende yoksa, o zaman ceza (yaptıklarına karşılık) olarak, azab kuyusuna atılırsın.Çünkü dünyada iken sana doğru yol gösterilmişti ve bu hesab gününün geleceği de açıkça söylenmişti.Ama sen, bunları kulak ardı ettin ve kendi heva-hevesinin peşine düştün.Hak ettiğin, Cennet’ten mahrum olmaktır.


4. İyyâke na’budu ve iyyâke nesta’în.


Allâh’ın sâlih kulları, O’nun Rahmân ve Rahîm olduğunu ve dîn gününe Mâlik olduğunu bildiklerinden, bu dünyada; “Yalnız Sana kulluk ettiğimiz için, yalnız senden medet umarız” deyip, bunun gereğini yerine getirirler.Hayatın hiçbir alanında ve hiçbir zamanında, Allâh’ı unutarak iş yapmazlar ve Allâh’ın hayatın her bir zerresine mudahil olduğuna îmân etmişlerdir.İşte bu yüzden kulluğu O’na has kılarlar ve her türlü ihtiyaçlarını da yine O’ndan isterler.


5. İhdina’s sırata’l mustakîm.


Yine o îmân eden sâlih kullar, hidayeti verenin Allâh olduğunu çok iyi bilirler.Bu yüzden “Bizi istikametli yola çevir ve ayaklarımızı orada sabit kıl” diye du’â ederler.O kullar ki, Allâh’ın hidâyetin Kur’ân olduğunu çok iyi bilirler ve dilleriyle yaptıkları du’âyı, Kur’ân’a uyarak, hayatlarıyla da desteklerler.


6. Sırâtellezîne en’âmte ‘aleyhim.


O kulların du’âsı şöyle devam eder; “(Bizi) Ni’met verdiklerinin yoluna (ilet).” Burada ni’met, îmân ni’meti olmalıdır.Çünkü hava, su, güneş, toprak ve bunlardan neşet eden tüm ni’metlerden, hem mü’minler hem de îmân etmeyenler istifade etmektedirler.Evet bu böyledir, bir sonraki âyet de bunu desteklemektedir.


7. Ğayri’l mağdûbi ‘aleyhim ve le’d dâllîn.


Bir önceki âyette ni’met verilenlerin yoluna iletilmek isteyen mü’min kullar, bu âyette ni’metleri istemeyenlerin kimler olduğunu da söylüyorlar.O ni’metleri istemeyen kullar “Gazaba uğrayan ve sapıtanlar”dır.Gazaba uğramış kişilerin Yahûdîler, sapmış olanların ise Hristiyanlar olduğu Efendimiz (s.a.s) tarafından bildirilmiştir. (Tirmizî, Tefsir 21) Rabb’imiz, diğer zümreleri anmaya gerek görmemiştir.Dolayısı ile Fâtiha’yı okuyanın, yalnız İslâm dîninden olmakla kurtuluşa erebileceği şuuruna ermesi gerekmektedir.


Arab’ca bizim ana dilimiz olmadığı için, Fâtiha’yı her okuduğumuzda bu anlamların zihnimizde uyanmasını sağlamak pek kolay olmasa gerektir.Fakat, bu önemli sûreyi -ki sûrelerin hepsi önemlidir- zaman zaman farklı terfsirlerden okuyarak kavramaya çalışırsak, zaman içinde mânâlar da kendiliğinden gelecektir.Allâh bizleri, Kur’ân’ı çok okuyup anlamayanlardan değil, anlamak için çok okuyanlardan etsin.Anlayıp da amel etmeyenlerden değil, amel etmek için anlayanlardan kılsın.Allâhumme âmîn.


Bu konu, Tevhîd Kalesi ve Suffa Mektebi‘nin ortak olarak sundukları bir konudur.


Ve’l Hamdu Lillâh.


İnsanları Tekfir Etmek

İslâm ümmetinin göğsüne çöken irca saldırıları ne yazık ki bir çok Müslümanın zihnine ya da diline sirayet etmiştir. Artık öyle ki Müslümanların dilinden dahi Biz tekfirci değiliz ve tekfirciliğe karşıyız, tekfirciler cehenneme gibi hamasi ve gayri ilmi sözler duymaktayız.


Tekfir bir kimseyi kâfir ilan etmek, onun kâfir olduğunu söylemektir. Şayet tekfir edilen kimse aslen bir kâfir ise bu haddi zatında şer’i bir vazifedir. Allâh (subhanehu ve teala) Nebisi Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e Mekkeli müşriklere karşı Ey Kafirler diye hitap etmesini emretmiş Rasûlullâh (salllallâhu aleyhi ve sellem)’de Mekkeli müşriklere Ey kâfirler diye hitap etmiştir. Ve hakaze Allâh (subhanehu ve Teala) Nebisine Millet-i İbrâhîm’e uymasını emretmiş, İbrâhîm’in milletinden ancak sefih, aklı başında olmayan kimselerin yüz çevireceğini bildirmiştir. İbrâhîm’in milleti ise kâfirlere karşı “Ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlıkta görüyorum” “Biz sizden ve sizin taptıklarınızdan beriyiz. Sizin tekfir ettik” sözleri ile kaimdir. Bu yüzden hiç kimsenin mutlak anlamda tekfirden sakındırması, tekfiri kötülemesi caiz değildir. Bu şer’i bir ameli küçümsemek, onunla istihza etmek olduğundan sahibini itikaden sıkıntıya sokacaktır.


Diğer taraftan tekfirin bir de nehyedilen bölümü vardır ki; o da Rasûlullâh’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadislerinde bildirdiği üzere İslâm’ı sabit Müslümanların; delilsiz, mesnedsiz ve te’vilsiz tekfir edilmesidir. Bu da sahibi için oldukça sıkıntılı durumlar oluşturabilecek bir haldir.


O halde İslâm ümmeti kâfirlere karşı tekfirci iken Müslümanlara karşı olabildiğince te’vilci olmak durumundadır.


Selâm ve du’â ile…


Murat Gezenler